19 Aralık 2013 Perşembe







               yeşillenmiş bir dalaktır uykusuzluk
               : sıkıştırır





                                              
                                                                                                                 lanselyükars’a




          a.
          sinekler üşüşüyor organıma siyah bir uçurum kadar siyah lekeler bırakıyorlar geride
          şekerli suyun tiksintisi kaplıyor içimi ansızın beliren bir çatlak burasını oradan ayırı
          yor milyonlarca topluiğne var etrafta VE renksizler mor çatlaklar genişleyip koca y
          arıklar oluyorlar gözlerimi kapatıyorum ellerimle ellerim siğilli çıkıntılarım benim y
          ere çöküp daldırıyorum tüm fazlalıklarımı toprağa iyi geliyor ilkin bu kucaklaşma s
          onra dışarı zorlanmaya başlıyor çukurlarından gözlerim VE aniden kıpırtılar çarpm
          aya başlıyor her yanıma az ileriden geçen bir şeyin toprağı bana doğru itişi bu dibe
          çekiliyorum işte dibe dibe dibe VE ansızın tuhaf böcekler çıkıyor karşıma başlıyorl
          ar organımı kemirmeye siyah bir uçurum kadar siyah lekeler bırakıyorlar geride



          b.
          siyah beyaz bir kış ellerim mosmor sığmaz içime içim hayatınıza utancımdan terli 
          içim ellerim her an biraz daha kararıyor bir baykuş yavaşça ilerliyor karın üstünde 
          bir taşın önünde duruyor sonra kaldırıp taşı bir şeyler yiyor altından ellerimi astars
          ız ceplerime sokuyorum zorlukla organıma dokunuyorum yaralar içinde olsun diy
          orum sünger bir top görüyorum ilerideki ağaçta patlamaz bunlar biliyorum tırnakl
          arımı bacaklarıma batırıyorum hiçbir şey hissetmiyorum çıkarıp bakınca tırnakları
          mın etimin şişmesiyle kapanmış olduğunu fark ediyorum bunu tırnaklarımın beya
          z lekelerle dolu halinden daha çok seviyorum karını temizleyip bir çite oturuyoru
          m çit kırılıyor yere düşüyorum sağlam değilmiş o yüzden düştüm diyorum rüzgar
          ların kokularını düşünüyorum şimdi yok o kadın VE o çocuklar VE tavuklar kım
          ıltısız kalıyorum üstüme işemeye karar veriyorum iyi geliyor ilkin bu sıcaklık son
          ra yaralarımı yakmaya başlıyor sidik sadece çürüyen yangını hissetmez diyorum
          söylediğimi doğru buluyorum




          SON SÖZ
          : küfünüz
          sıtması iliğimin





          uygar asan




         ilk yayımlandığı yer:
         turgay kantürk'ün editörlüğünde çıkan 
         no edebiyat, sayı: 2, ekim 2007











perdeler






                          




                                                                                                          mübin orhon için    





     1.


odamdayım. her şey sessiz.
penceremden her gün  biraz daha kızardıklarını
görüyorum yaprakların. ölümün işi bu. biliyorum.
gidemiyorum.


bazen bir sis gelip götürüyor onları. nereye
gittiklerini hiç bilemiyorum. bağırmak istiyorum:
bırak, bırak onları!
kalamıyorum.


uyusam diyorum sonra, bi uyusam.
ben hiç uykumda sevilmedim ki. *
ne zaman uyumaya kalksam dışarı attılar beni odamdan.
giremiyorum.


kapı açılıyor. önce kokusu geliyor. anlıyorum.
söylemek istiyorum: okşa, okşa yüzümü! hep
sonra uyu benden hep önce uyan. kovala sisi
çağır yağmuru.
söyleyemiyorum.





2.
  

söndürüp ışıkları usulca sokuldu kış.
ara sokaklara itti incittiği yağmur düşünü
mor ve siyah sızdı uykusuzluklara.
tipiye döndü gün kokular
ve solgun fotoğraflar arasında.


bir gölge ağacıyım şimdi. rüzgar
aşındırıp duruyor tutunduğum toprağı.
çöldeki kum tanelerinin yürüyüşü
oluyorum kalışımda.
yavaşça...
kıyıma...



SON SÖZ :
kanadık...
bir yara gibi
sessizce






  *  “uykuda sevilmek” sami baydar ‘ın
bir şiirinin adıdır.




                                                                 
uygar asan




not:
şiirin ilk bölümünü 1996 yılında berlin'de işgal evinde
yaşarken yazıldı. tam emin olamamakla birlikte 
ikinci bölüm, sanırım 2004. 
bi defterde karşılaşınca şiirlerle, üç dizeyi yanlış aktardığımı farkettim
düzelterek buraya yeniden alayım dedim.

şu yıllar geçmişime sahip çıkmaya çalışma dönemi,
şimdim 'perdeler' şiirine dirense de
yoketmeme kararı aldım.




15 Aralık 2013 Pazar





               diz




          a.

          “sonsuza dek burada olacağım” diye mırıldanarak şarkı söylüyordu
          biri kayıkta. göl durgundu...

          bir ses...

          kim duymuş olabilir ki?...

          kıyıya ulaşan dalgaların çakıllar arasında kayboluşu...

          kim görmüş olabilir ki?..

          birazdan güneş belirecek dağın ardından.

          her şey dünkü gibi şimdi.

          su değil...




          b.

          hafif bir rüzgar var, pencere açık. uykusuzum.

          dışarıdan bir dalın kırılma sesi geliyor...

          teyzem mezarlıkta duvarların dışındaki bir noktaya,
          bir ses duymuş gibi aniden çeviriyor başını. bir süre hiç kımıldamıyor.
          gözlerimi hafifçe sıyrılmış eteğinden alamıyorum.

          sonra bana dönüp, sanki kimse duymasın ister gibi, fısıltıyla,
          ‟biliyor musun?” diyor, ‟burada gömülü bile değil... kimse bilmiyor ki ona ne olduğunu.”

          ayağa kalkıyor sonra.
          diz kapağında toprak var.
          yürüdükçe dökülecek.


          uçuşan tülü seyrediyorum.




               uygar asan 

                   2013






10 Aralık 2013 Salı





… bir şey bir şeyden daha önemli değil . . .

(… something is not important than something…)









fotoğraf:
uygar asan
2013








     nod




       a. kıştı. yırtılıyorduk…


       b. incinmiştik. akıp duruyorduk kendimize.
           üşüyünce donuyorduk… etlerimizi çatlatıyordu buz.

      
      c. konuşamıyor, denersek çoğalamıyorduk.
          biz hep aynı yerde oluyorduk. her şeyi biliyorduk.


      d. dip sesleri müziğimiz oluyordu. her anı için bir çubuğa
           bir ip bağlıyorduk. sonra, odalarda mor ipler bağlı
           çubuklar buluyorduk.


      e. kanıyorduk. her kendimize sürtünüşümüzde …


      f. ince bir boruda suyun akması oluyor, boru genişleyince
          soluk alıyor, sonra tekrar daralan kısma bağlanıyorduk. 



         SON SÖZ :
         adagio di molto
         morun pizzicatosu
   




         uygar asan





 ilk yayımlandığı yer:
 “nod 2” ismiyle  “no" dergisi sayı: 4 'de yayımlandı ilk olarak, ocak 2001;
 ikinci yayımlanış, küçük değişikliklerle, 6 şubat 2011, 'açık hava blog'.




8 Aralık 2013 Pazar

 
 
 
 
mayakovski müzesi . . .
 
 
 



fotoğraf:
uygar asan
kasım sonu, 2013









6 Aralık 2013 Cuma




m o s k o v a . . .


k. marx



v. mayakovski



f. dostoyevski



n. gogol



a. puşkin



l. tolstoy




fotoğraf:
uygar asan
kasım sonu, 2013,
 moskova

not:
biliniyordur, anna ahmatova petersburg'da;
marina tsvetaeva'nın müzesine gideceğimiz gün
karlı rüzgarlı bi -7 derece oluverdi hava, başaramadık;
tatlin ve rodchenko kadar değer verdiğimiz
lyubov popova'nın da izini süremedik aynı gerekçeyle...
yani işte niyetim yukarıdaki gibi
fotoğraflarla  'erkekler kulübü'
değildi, böyle oldu sadece...









3 Aralık 2013 Salı

 
 
 
 
 
konstantin
melnikov evi
1927-29
.
.
.
 
 




fotoğraf:
uygar asan
27 kasım 2013, moskova
 
 










          pierre soulages için olası 21 patika . . .





1.
1940'lar boyunca kağıt üzerine yaptığı soyutlarda kaligrafik yaklaşımlar
belirgindir soulages'da. burada seçtiği kağıtların renkleri bir yana
boyası ender olarak koyu bakır tonlardadır, genel olarak siyahın hakimiyeti
ilk resimlerden itibaren belirgindir...


2.
1950'lerin hemen başıyla iyiden iyiye yoğunlaşması başlıyor siyahın tuvalde,
kağıtta. alttan kendini belli edermiş görünen beyazlık ya da krem tonlar
1940'lardakinden geometrik formlar yaratmasıyla tümden ayrılıyorlar...


3.
1950'lerin ortalarında yer yer koyu bakır ya da koyu mavi tonlar
seçiliyor tekrar, hakimiyet yine siyahta...


4.
1940'larda belirgin olan, 1950'lerde ara ara hissedilen kaligrafik yaklaşımlar
1960'larda yerini bölge bölge enli yoğunluklara bırakıyor. bunun istisnası 1970
ve 1971'de yaptığı 2x3,2 m. ya da 1,6x4 m. boyutlu bazı resimler. bu geri dönüş,
tümden siyaha yürümeden önce duygusal bir temizlenme sanki
ya da
resmi, sızan sözlerden arındırma
ya da
bu, sonraki yıllarda tümden siyaha kendini bırakan soulages'ın o dönem öncesi
yoğunlaşma müziği...


5.
"14  nisan 1979", tuvalin tümden siyah olduğu ve siyahın içinde başka bir ışığın
belirdiği ilk tarih...


6.
bu tarihten sonra bazı istisnalar dışında, örneğin "4 ocak 1995" ya da
"14 mart 2003", soulages'ın resmi artık tümden siyahın resmidir.
yukarıda bahsettiğim istisnalarda ilginç olan ise soulages'ın aslında resimde grafik
bir duyguya yaklaşmasıdır. burada beliren ikinci önemli konu da
bu resimlerde ilk dönemden tümden farklı olan 
paralel çizgilerin tuvale net bir şekilde hakim olduğudur...


7.
beckett miydi "...içinde bir delik olan bir delik delmek..." diyen?..


8.
tuval sınır(lı)dır. ama örneğin fontana'nın tersine soulages'ın bu anlamda
tuvalle hiç sorunu olmamıştır. soulages, kadraj içi kadraj diyebileceğimiz
ve genellikle geometrik işleyen bir resme de yönelmemiştir hiç...


9.
soulages'ın resminin müziği en çok morton feldman'a yakındır...


10.
ellsworth kelly, jackson pollack, mark rothko, arshile gorky, clyfford still,
gerhard richter,franz kline, robert motherwell, barnett newman, hans hartung
gibi bir dizi soyut ressam özelinde soulages 1970'lere kadar belli oranlarda franz kline'la
duygudaşken ki belli bir yıla kadar birbirlerinin işlerini görmemiştirler bile,
sonrasında monokrom resim içinde büyüleyici kuvvet dereceleri oluşturabilme zenginliği 
ve sabrı ve bambaşka bir ışığın peşine düşebilme cesaretiyle rothko'ya yaklaşmıştır.
bu anlamda,  rothko'nun "isimsiz, 1969", "isimsiz(gri üzeri siyah), 1969/70" ve en ünlü
çalışması olan ve rothko'nun 1970 yılındaki intiharından beri "rothko şapel" olarak anılan
şapeldeki resimleri ile soulages'ın örneğin "şubat-mart 1992"sini, "19 ocak 1997"sini
ya da "14 mart 2009"unu yan yana düşünmek mümkündür...


11.
soulages hiçbir resmine isim vermemiştir. her resim için (çok az istisna dışında,
onlarda da ay ve yıl vardır: " mayıs 2009") hep çok net bir tarih koymuştur:
"22 nisan 2002"... bir resme bir isim ya da numara yerine çok net bir tarih
verilmesi ve o resmin artık o tarih-isim ile anılması üzerine konaklanmalı.
soulages'ın (sayabildiğim kadarıyla) beş ayrı atölyesi olmuştur ve bunların
adresleri kolay ulaşılır bilgilerdir. bu çok net tarihler, resmin yapıldığı
atölyeyi bilmemizi sağladığı gibi esas olarak günüyle, ayıyla, mevsimiyle bizi
resmindeki ışığa çağırmaktadır. soulages'ın uzayın derinliklerine dair
benzetmeleri sevmemesinin sebebi buradadır; soulages'ın resmi ve ışığı dünya içredir...


12.
soulages'ın resmine (siyahın tonlarını, ansızın beliriveren derinliği ve
yayılan ışığı daha iyi farkedebilmek için) belli bir mesafeden ve açıdan
bakılmalıdır.ama bu tek bir nokta değildir, çünkü soulages'ın resminin
odak noktası yoktur. izleyenin belli bir mesafede yer değiştirmesiyle
resmin ışığının da değiştiği gözlenebilir. bu niteliğiyle de diğer
tüm soyut ressamlardan ayrılır o...


13.
insanı içine çeken hipnotize edici bir kara delik efekti değildir
soulages'ın peşinde olduğu, o çekilme hissini kırmak için izler,
uyaranlar bırakır tabloya...


14.
soulages'ın resmi dinginleştirici değildir...


15.
karma sergilerde yer almak bir yana ilk kişisel sergisini 1949 yılında açmıştır
soulages. ikinci dünya savaşının bitiminden sonra. çok gençken ispanya'ya
anarşistlerin yanında savaşmaya gitmeyi düşleyen soulages ikinci dünya
savaşı'nın bitiminden sonra şöyle diyecektir:
"içimden siyah dışında başka bir renk kullanmak gelmiyordu..."


16.
robert morgan'ın "karanlığın içindeki ışığı mı arıyorsunuz?" sorusuna
şöyle cevap veriyor soulages: "hayır, aramıyordum; her seferinde bulmayı
başardım ama." bu soru ve soulages'ın cevabı soulages resminin okunmasında
çokça düşülen eksikliğe işaret etmesi açısından önemli...


17.
soulages'ın resminde siyahın üzerinde ne olmaktadır? belli bir yıldan
sonra soulages'ın resmine diğer bazı soyut ressamlarda gördüğümüz
direk geometrik formlar ya da tuvalin bazı yerlerinin boş bırakılmasıyla
oluşmuş kılınan formlar yerine siyah üzeri siyah denilebilecek olan çizgiler
girmiştir. bu çizgiler genel olarak yatay ve 45 derecelik bir açıyla
oluşturulmuş çizgilerdir ve hep birbirlerine paralel. soulages'ın resminde
çizgisel dikeyliklere genel olarak rastlanmaz.
ve son olarak eklemeli ki bu çizgiler soulages'ın resminde
olağanüstü bir etkileyicilikle siyah içinde siyah kontrastlar oluştururlar...


18.
soulages'da belli bir dönemden sonra fırça izine rastlanmaz...


19.
soulages'da siyah konunun kendisidir...


20.
pompidou'daki 2009 tarihinde gerçekleştirilen o zengin retrospektif
-ki tabloların yerleri, asılış biçimleri, tablolalara düşen ışık dahil her şey doğal
olarak soulages'ın kontrolünde gerçekleştirilmiştir- söylemektedir ki
soulages'ın resmine düşmesi gereken ışık parlak, sert ışık değildir...


21.
maurice merleau-ponty "göz ve tin"de şöyle der:
"..."Doğa içeridedir," der Cezanne. Nitelik, ışık, renk, derinlik
-ki orada, önümüzdedirler- ancak vücudumuzda bir yankı
uyandırdıkları için, vücudumuz onlara kabul verdiği için oradadırlar."
 
bu resim(ler) her şeyden önce soulages'ın bedeninin yankısıdır,
onun verdiği kabuldür.

şimdi konu bizim bedenimizin yanıtı...






uygar asan
2013








25 Kasım 2013 Pazartesi





… oradan burası nasıl görünüyor?..

(… how it is seen here from there?.. ) 




1.






2.



fotoğraf:
uygar asan
2012







       (soğuk)


         9



uyku gelir. telefon gelir. kim bakacak şimdi. kimse.
kendimi tüketiyormuşum; ne yapsaydım yani. sabah,
gözler buğulu. çaaat! yumurta düşer. düşerse düşer,
kapıyı kimse çalmaz ama; uydur, dağıt,
sızlan, yalvar, düş, ağla, kendini kırma!
yani ne aslın varsa gör!
çarpma işte şu duvara dedim. elli kere söyledim,
söylemedim mi? beton bağımlılığı, ha ha!.
şimdi ben olmak var tunne.
nilgün marmara’nın evinin önünden geçtim, kapıyı çalmadım.
siz hiç 5. katın balkona çıktınız mı? çıksanız
içiniz acır. duyuşuna aşinayım diye onun hayatına sızacağım
mı sandınız; ancak kendine bi hayat kuramayan
başkalarının hayatına sarkar. ben hiç öyle biri olmadım
söylemem lazım. açmak istediğim telefonlar oluyor.
olmuyor mu? oluyor. hissediyorum, beni anıyor, yan yana
gelsek yaralarımıza üflerdik. kendimi tutuyorum.
yok, çok geç! rüzgar şimdi başka kumu kaldırmakta.
kimseyi şimdi yarama üfleyen rüzgar yapamam ben,
altında kemiklerim takırdar. şimdi görmeyen sonra görür,
o yüzden hayır!
 bi de herkesin derdi beni gerdi cümlesi var. toplum bireyden
daha mı önemlidir diye sormuştum on yıl önce; vaaay sen misin
bunu soran hem de şu haline bakmadan ha? sanki dünyanın
en ayıp şeyini sormuşum gibi, telefonlarım çalmaz oluverdi.
bi de şu halim ne demekse... şimdi bu tepkicilerin ikisi devletle el ele.
sıra üçüncüde, yakında gelir haberi. dördüncüsü karısını dövüp
duruyor hiç içeri almıyorlar. beklediğim telefon başka. karıştırmayın.
hani şu benim geç geldiği için açamadığım, yine gelsin dediğim;
bir dilek işte. lacan dedi ki "toplum bireyden daha önemli değildir,
daha önemsiz de değildir ama"; hepsi bu yahu. bi daha yazayım, hepsi bu!
ben ölürsem toplum mu ölür, ha? karıştırıyorum sanıyorlar,
yok öyle bi şey. bastırdıklarınızı okuyorum. utanmadan
bi gün biri sofrada “varlık en karanlık kavramdır” diyen heidegger’den
alıntı yaptı. olamaz, bi insan bastırdıklarını böyle zavallıca mı
entellektüelize eder; hiç mi bi şey anlamadın, nedir şimdi
bu çarpıtma. bırak onu, şu zavallı ah.so. görmediği
bir film üzerine karşı tarafa “duyduğum kadarıyla kötüymüş”
diye yazabilmiştir, dedikodu tonunda. böyle ‘bilgi sever’ olunuyor işte,
yutturur tabii bu sığlıkta. çok sonraları duydum, biri bi gün birine demiş ki:
“ah, nasıl sorunlu o zavallı bi bilsen!”. “bir gün senin günlüklerin de
yayımlanır da herkes öğrenir durumu”. “ama” demiş sonra,
“ölümünden sonra yayımla o sayfaları lütfen de cevap bile veremesin!”

bu çocukluk yaralarıyla normaldir bu donma. iyi de bu kelimeyi
tanımlayın diyorum, çıt yok. yahu, tanımlayın şu ‘normal’
kelimesinin anlamını diyorum, duymadınız mı? çıt yok!
 senin vücudun güzel dedi bana, sonra öptü beni. en çok ani öpülmeyi severim ben.
ben de seni öpersem bu duygularına karşılık vermek anlamına gelir mi diye sordum.
o bi şey demedi, ben de öpmedim. karışmayan iki su. oysa vücudun güzel
demesini sevmiştim. olmasa n’olur ki, o da ayrı tabii. birine iltifat
ettin mi hemen seni hayran kitlesine davet edenlerden biri değildi o.
ben de değilim. insanı duygularına karşılık vermek anlamına
gelmeden öpemez miyim ben yani diye düşündüğüm oldu sonra,
ne bileyim!...

robert ryman bi gün maleviç’e rastlar. bu “düğün”dür, çok açık.
işte bu anlamda kaç kişinin hayatında düğün vardır ki?

ben ölürsem yoksa siz mi ölürsünüz? ölmezsiniz.
siz biliyor musunuz bu arada mezarlık fiyatlarını. somut konuşun
ölüme dair dediydim, aman dedilerdi çok karamsarsın. sizin
aydınlığınıza tercih ederim gerçeği diyecek olduydum ben de,
gene aynı şey, bi daha aramadılar. sanki ölmeyecekler!

yani şiiiiimdi bu ne tür bir eziklik yarattığınız.
leke gibi bir yük. benim hiiiiiç yurdum olmadı.
hani çoooook yağar derler ya londra’da yağmur.
ben şimdi kalkıp yerleşsem londra’ya hani işte yunmak için,
içimdeki cesettttte yıkanır mı, sanmam. laf işte.

kendimi hiç evden çıkartmadan kendime sürdüm.
içtim, kanım yandı. duvara baktım canım yandı.
uzakta biri beni andı.


uygar asan
 yaz, 2011



ilk yayımlandığı yer:
2 aralık 2011'de 'açık hava blog'








20 Kasım 2013 Çarşamba






bi kere haklısın demediler. . .

(nobody said you are right even once. . . )







fotoğraf:
uygar asan










15 Kasım 2013 Cuma

       



        (soğuk)



       10.



bağırıyorum mu. bir elmanın üstüne indiriyorum tekmeyi.
elma eziliyor. eğilip çekirdeklerini ayıklıyorum posadan.
sembolik düzeyde ilerlemek için zihnin çelişkili olduğunu
açıp bir sokakta çıplak olması gerekir. konu şimdi bir kuyu
olur. ne kadar derin kazılırsa duyguların dibinde duran zihnin
sembolizasyonu o kadar inandırıcı olur. klein’ın atlayışında
alttaki branda negatiften silinmiştir ama derse biri konuyu
hiç anlamamış demektir. anne(ler), meme(ler) ve rahim(ler)dir.
çık git ve dönüp emme. anne kapının öbür yanı evlat içerisidiri
diyalog da sanma, yetmez. iş evden tümden çıkmakta.
üstümüzdeki kan (şimdi) sembolik, kanama içeride.
kapı ardında kapı ardında kapı ve kan. oradan ormana çıkılır,
kurumuş. dallardan birine bağlı bir ...
ipleme, ipi kes!.
yok korkacak bi şey,
geçer bu hıçkırık bi gün.


hayatımda hiçbir şeyi anlıyorum.





ilk yayımlandığı yer:
2 ekim 2011, açık hava blog







amaaan sen de!..

(you take it easy!…)








uygar asan, 2013






12 Kasım 2013 Salı



         
          (soğuk)
        


       11.




çimenlerin üzerindeki bir taşın yerini değiştirdim, eski
ize de sesimi çıkartmadım. kurtlu, hayat var. su geldi geldi
taşın yanından dolaşıverdi. gözleri birbirine çok yakın
biri durup selam verdi. kucağında ağır bir tüy.
telefon çaldı. zamansızdı. yine de sevindim. dışarı çıktım.
dolmuşa bindim. dolmuş durdu. inmeden son anda parasını
ödeyen bir adam vardı. kadın yanında bekledi, inmedi.
ben bunu güçsüzleştirmeye değil sevgiye yordum.
internet kafeye gittim. asma katta biri vardı.
acaba şifrelerimi görüyor mu diye yer değiştirdim.
yan yan bakındım yukarı. önündeki bir şeyleri tamir
ediyordu. beklediğim gelmemiş. yoruldum. iki sevgili
erythrai fotoğrafları paylaşmışlar. tarihe baktım benden
bir gün önce. olsun dedim, gecikmek hiç gelmemekten
iyidir. bu cümlemi erotik buldum. çıktım. neden diye
düşündüm yolda, heteroseksüel çiftlerde erkekler kadınlardan
4-5 yaş daha büyük olur. kadınlar ortalama 4-5 yıl daha uzun
yaşar oysa. bu kadınların son 8-10 yılını yalnız yaşayacakları
anlamına gelmez mi. heteroseksüel bir çift aynı yıl ölmek
istiyorsa kadın 4-5 yaş daha büyük olmalıdır. svetlana boym’un
yaşına baksaydım keşke internet kafedeyken diye düşündüm.
internet pişmanlığı, ha-ha. dolmuşa bindim. dolmuşçuların müziği
arabeskten arabesk popa kayıyor son on yıldır. son kuşak
arabeskçiler ölünce geriye sadece arabesk pop kalacak.
sonrası da pop. bu hızla ilk yerli xenakis’i 2150

yılında dinlemek mümkün olacak dolmuşlarda. hayatın 
kısalığına üzülüyor insan. ben göremeyeceğim. olsun diyelim. 
demeyip ne olacak!..

eve geldim. a. şiir okuyordu. kavak mı güzeldir söğüt mü
diye sordu. söğüt dedim. bence de söğüt dedi. gerekçelerimizi
konuşmadık. açık. koltuğumun altını öpsene dedim.
güldü. sevindim. 
kalktı, kapının önüne bir kap su koydu.
bir saksağan geldi önce. sonra bir kedi. su bitti. a. kabı tekrar doldurdu.
“şimdi sıra serçelerde” dedi, “en narinler en son gelir”.



uygar asan




ilk yayımlandığı yer:
2 kasım 2011,  'açık hava blog'...






6 Kasım 2013 Çarşamba

  


arshile gorky...



khorkom köyü, van; uygar asan, 2012.





ressam arshile gorky'nin doğduğu
ve ermeni soykırımının yapıldığı 1915 yılında
terketmek zorunda kaldığı van'ın khorkom(dilkaya) köyü
.
.
.

khorkom (dilkaya). a village in van / turkey
where the painter arshile gorky was born.
  he had to leave the village in 1915,
 because of the armenian genocide
.
.
.








          tayin


          a.
          arılara takmıştı babam, sonunda getirip 6 kovan koydu bahçeye.
          tayinimiz çıktı dün. annem ilk iş kovanları sattı. geçen hafta ilçeyi
          ziyarete gelen bakanın çocuğunu sokmuştu arılar.

          b.
          kızağımla kayarken kaz yetişip bacağımı ısırdı. altındaki demirler
          paslanmış. arıları alan adamın benim yaşıt çocuğuna gitti kızak.



          uygar asan





          ilk yayımlandığı yer:
          malone fanzin, no: 2 (nisan 2008)