3 Aralık 2013 Salı





          pierre soulages için olası 21 patika . . .





1.
1940'lar boyunca kağıt üzerine yaptığı soyutlarda kaligrafik yaklaşımlar
belirgindir soulages'da. burada seçtiği kağıtların renkleri bir yana
boyası ender olarak koyu bakır tonlardadır, genel olarak siyahın hakimiyeti
ilk resimlerden itibaren belirgindir...


2.
1950'lerin hemen başıyla iyiden iyiye yoğunlaşması başlıyor siyahın tuvalde,
kağıtta. alttan kendini belli edermiş görünen beyazlık ya da krem tonlar
1940'lardakinden geometrik formlar yaratmasıyla tümden ayrılıyorlar...


3.
1950'lerin ortalarında yer yer koyu bakır ya da koyu mavi tonlar
seçiliyor tekrar, hakimiyet yine siyahta...


4.
1940'larda belirgin olan, 1950'lerde ara ara hissedilen kaligrafik yaklaşımlar
1960'larda yerini bölge bölge enli yoğunluklara bırakıyor. bunun istisnası 1970
ve 1971'de yaptığı 2x3,2 m. ya da 1,6x4 m. boyutlu bazı resimler. bu geri dönüş,
tümden siyaha yürümeden önce duygusal bir temizlenme sanki
ya da
resmi, sızan sözlerden arındırma
ya da
bu, sonraki yıllarda tümden siyaha kendini bırakan soulages'ın o dönem öncesi
yoğunlaşma müziği...


5.
"14  nisan 1979", tuvalin tümden siyah olduğu ve siyahın içinde başka bir ışığın
belirdiği ilk tarih...


6.
bu tarihten sonra bazı istisnalar dışında, örneğin "4 ocak 1995" ya da
"14 mart 2003", soulages'ın resmi artık tümden siyahın resmidir.
yukarıda bahsettiğim istisnalarda ilginç olan ise soulages'ın aslında resimde grafik
bir duyguya yaklaşmasıdır. burada beliren ikinci önemli konu da
bu resimlerde ilk dönemden tümden farklı olan 
paralel çizgilerin tuvale net bir şekilde hakim olduğudur...


7.
beckett miydi "...içinde bir delik olan bir delik delmek..." diyen?..


8.
tuval sınır(lı)dır. ama örneğin fontana'nın tersine soulages'ın bu anlamda
tuvalle hiç sorunu olmamıştır. soulages, kadraj içi kadraj diyebileceğimiz
ve genellikle geometrik işleyen bir resme de yönelmemiştir hiç...


9.
soulages'ın resminin müziği en çok morton feldman'a yakındır...


10.
ellsworth kelly, jackson pollack, mark rothko, arshile gorky, clyfford still,
gerhard richter,franz kline, robert motherwell, barnett newman, hans hartung
gibi bir dizi soyut ressam özelinde soulages 1970'lere kadar belli oranlarda franz kline'la
duygudaşken ki belli bir yıla kadar birbirlerinin işlerini görmemiştirler bile,
sonrasında monokrom resim içinde büyüleyici kuvvet dereceleri oluşturabilme zenginliği 
ve sabrı ve bambaşka bir ışığın peşine düşebilme cesaretiyle rothko'ya yaklaşmıştır.
bu anlamda,  rothko'nun "isimsiz, 1969", "isimsiz(gri üzeri siyah), 1969/70" ve en ünlü
çalışması olan ve rothko'nun 1970 yılındaki intiharından beri "rothko şapel" olarak anılan
şapeldeki resimleri ile soulages'ın örneğin "şubat-mart 1992"sini, "19 ocak 1997"sini
ya da "14 mart 2009"unu yan yana düşünmek mümkündür...


11.
soulages hiçbir resmine isim vermemiştir. her resim için (çok az istisna dışında,
onlarda da ay ve yıl vardır: " mayıs 2009") hep çok net bir tarih koymuştur:
"22 nisan 2002"... bir resme bir isim ya da numara yerine çok net bir tarih
verilmesi ve o resmin artık o tarih-isim ile anılması üzerine konaklanmalı.
soulages'ın (sayabildiğim kadarıyla) beş ayrı atölyesi olmuştur ve bunların
adresleri kolay ulaşılır bilgilerdir. bu çok net tarihler, resmin yapıldığı
atölyeyi bilmemizi sağladığı gibi esas olarak günüyle, ayıyla, mevsimiyle bizi
resmindeki ışığa çağırmaktadır. soulages'ın uzayın derinliklerine dair
benzetmeleri sevmemesinin sebebi buradadır; soulages'ın resmi ve ışığı dünya içredir...


12.
soulages'ın resmine (siyahın tonlarını, ansızın beliriveren derinliği ve
yayılan ışığı daha iyi farkedebilmek için) belli bir mesafeden ve açıdan
bakılmalıdır.ama bu tek bir nokta değildir, çünkü soulages'ın resminin
odak noktası yoktur. izleyenin belli bir mesafede yer değiştirmesiyle
resmin ışığının da değiştiği gözlenebilir. bu niteliğiyle de diğer
tüm soyut ressamlardan ayrılır o...


13.
insanı içine çeken hipnotize edici bir kara delik efekti değildir
soulages'ın peşinde olduğu, o çekilme hissini kırmak için izler,
uyaranlar bırakır tabloya...


14.
soulages'ın resmi dinginleştirici değildir...


15.
karma sergilerde yer almak bir yana ilk kişisel sergisini 1949 yılında açmıştır
soulages. ikinci dünya savaşının bitiminden sonra. çok gençken ispanya'ya
anarşistlerin yanında savaşmaya gitmeyi düşleyen soulages ikinci dünya
savaşı'nın bitiminden sonra şöyle diyecektir:
"içimden siyah dışında başka bir renk kullanmak gelmiyordu..."


16.
robert morgan'ın "karanlığın içindeki ışığı mı arıyorsunuz?" sorusuna
şöyle cevap veriyor soulages: "hayır, aramıyordum; her seferinde bulmayı
başardım ama." bu soru ve soulages'ın cevabı soulages resminin okunmasında
çokça düşülen eksikliğe işaret etmesi açısından önemli...


17.
soulages'ın resminde siyahın üzerinde ne olmaktadır? belli bir yıldan
sonra soulages'ın resmine diğer bazı soyut ressamlarda gördüğümüz
direk geometrik formlar ya da tuvalin bazı yerlerinin boş bırakılmasıyla
oluşmuş kılınan formlar yerine siyah üzeri siyah denilebilecek olan çizgiler
girmiştir. bu çizgiler genel olarak yatay ve 45 derecelik bir açıyla
oluşturulmuş çizgilerdir ve hep birbirlerine paralel. soulages'ın resminde
çizgisel dikeyliklere genel olarak rastlanmaz.
ve son olarak eklemeli ki bu çizgiler soulages'ın resminde
olağanüstü bir etkileyicilikle siyah içinde siyah kontrastlar oluştururlar...


18.
soulages'da belli bir dönemden sonra fırça izine rastlanmaz...


19.
soulages'da siyah konunun kendisidir...


20.
pompidou'daki 2009 tarihinde gerçekleştirilen o zengin retrospektif
-ki tabloların yerleri, asılış biçimleri, tablolalara düşen ışık dahil her şey doğal
olarak soulages'ın kontrolünde gerçekleştirilmiştir- söylemektedir ki
soulages'ın resmine düşmesi gereken ışık parlak, sert ışık değildir...


21.
maurice merleau-ponty "göz ve tin"de şöyle der:
"..."Doğa içeridedir," der Cezanne. Nitelik, ışık, renk, derinlik
-ki orada, önümüzdedirler- ancak vücudumuzda bir yankı
uyandırdıkları için, vücudumuz onlara kabul verdiği için oradadırlar."
 
bu resim(ler) her şeyden önce soulages'ın bedeninin yankısıdır,
onun verdiği kabuldür.

şimdi konu bizim bedenimizin yanıtı...






uygar asan
2013








25 Kasım 2013 Pazartesi





… oradan burası nasıl görünüyor?..

(… how it is seen here from there?.. ) 




1.






2.



fotoğraf:
uygar asan
2012







       (soğuk)


         9



uyku gelir. telefon gelir. kim bakacak şimdi. kimse.
kendimi tüketiyormuşum; ne yapsaydım yani. sabah,
gözler buğulu. çaaat! yumurta düşer. düşerse düşer,
kapıyı kimse çalmaz ama; uydur, dağıt,
sızlan, yalvar, düş, ağla, kendini kırma!
yani ne aslın varsa gör!
çarpma işte şu duvara dedim. elli kere söyledim,
söylemedim mi? beton bağımlılığı, ha ha!.
şimdi ben olmak var tunne.
nilgün marmara’nın evinin önünden geçtim, kapıyı çalmadım.
siz hiç 5. katın balkona çıktınız mı? çıksanız
içiniz acır. duyuşuna aşinayım diye onun hayatına sızacağım
mı sandınız; ancak kendine bi hayat kuramayan
başkalarının hayatına sarkar. ben hiç öyle biri olmadım
söylemem lazım. açmak istediğim telefonlar oluyor.
olmuyor mu? oluyor. hissediyorum, beni anıyor, yan yana
gelsek yaralarımıza üflerdik. kendimi tutuyorum.
yok, çok geç! rüzgar şimdi başka kumu kaldırmakta.
kimseyi şimdi yarama üfleyen rüzgar yapamam ben,
altında kemiklerim takırdar. şimdi görmeyen sonra görür,
o yüzden hayır!
 bi de herkesin derdi beni gerdi cümlesi var. toplum bireyden
daha mı önemlidir diye sormuştum on yıl önce; vaaay sen misin
bunu soran hem de şu haline bakmadan ha? sanki dünyanın
en ayıp şeyini sormuşum gibi, telefonlarım çalmaz oluverdi.
bi de şu halim ne demekse... şimdi bu tepkicilerin ikisi devletle el ele.
sıra üçüncüde, yakında gelir haberi. dördüncüsü karısını dövüp
duruyor hiç içeri almıyorlar. beklediğim telefon başka. karıştırmayın.
hani şu benim geç geldiği için açamadığım, yine gelsin dediğim;
bir dilek işte. lacan dedi ki "toplum bireyden daha önemli değildir,
daha önemsiz de değildir ama"; hepsi bu yahu. bi daha yazayım, hepsi bu!
ben ölürsem toplum mu ölür, ha? karıştırıyorum sanıyorlar,
yok öyle bi şey. bastırdıklarınızı okuyorum. utanmadan
bi gün biri sofrada “varlık en karanlık kavramdır” diyen heidegger’den
alıntı yaptı. olamaz, bi insan bastırdıklarını böyle zavallıca mı
entellektüelize eder; hiç mi bi şey anlamadın, nedir şimdi
bu çarpıtma. bırak onu, şu zavallı ah.so. görmediği
bir film üzerine karşı tarafa “duyduğum kadarıyla kötüymüş”
diye yazabilmiştir, dedikodu tonunda. böyle ‘bilgi sever’ olunuyor işte,
yutturur tabii bu sığlıkta. çok sonraları duydum, biri bi gün birine demiş ki:
“ah, nasıl sorunlu o zavallı bi bilsen!”. “bir gün senin günlüklerin de
yayımlanır da herkes öğrenir durumu”. “ama” demiş sonra,
“ölümünden sonra yayımla o sayfaları lütfen de cevap bile veremesin!”

bu çocukluk yaralarıyla normaldir bu donma. iyi de bu kelimeyi
tanımlayın diyorum, çıt yok. yahu, tanımlayın şu ‘normal’
kelimesinin anlamını diyorum, duymadınız mı? çıt yok!
 senin vücudun güzel dedi bana, sonra öptü beni. en çok ani öpülmeyi severim ben.
ben de seni öpersem bu duygularına karşılık vermek anlamına gelir mi diye sordum.
o bi şey demedi, ben de öpmedim. karışmayan iki su. oysa vücudun güzel
demesini sevmiştim. olmasa n’olur ki, o da ayrı tabii. birine iltifat
ettin mi hemen seni hayran kitlesine davet edenlerden biri değildi o.
ben de değilim. insanı duygularına karşılık vermek anlamına
gelmeden öpemez miyim ben yani diye düşündüğüm oldu sonra,
ne bileyim!...

robert ryman bi gün maleviç’e rastlar. bu “düğün”dür, çok açık.
işte bu anlamda kaç kişinin hayatında düğün vardır ki?

ben ölürsem yoksa siz mi ölürsünüz? ölmezsiniz.
siz biliyor musunuz bu arada mezarlık fiyatlarını. somut konuşun
ölüme dair dediydim, aman dedilerdi çok karamsarsın. sizin
aydınlığınıza tercih ederim gerçeği diyecek olduydum ben de,
gene aynı şey, bi daha aramadılar. sanki ölmeyecekler!

yani şiiiiimdi bu ne tür bir eziklik yarattığınız.
leke gibi bir yük. benim hiiiiiç yurdum olmadı.
hani çoooook yağar derler ya londra’da yağmur.
ben şimdi kalkıp yerleşsem londra’ya hani işte yunmak için,
içimdeki cesettttte yıkanır mı, sanmam. laf işte.

kendimi hiç evden çıkartmadan kendime sürdüm.
içtim, kanım yandı. duvara baktım canım yandı.
uzakta biri beni andı.


uygar asan
 yaz, 2011



ilk yayımlandığı yer:
2 aralık 2011'de 'açık hava blog'








20 Kasım 2013 Çarşamba






bi kere haklısın demediler. . .

(nobody said you are right even once. . . )







fotoğraf:
uygar asan










15 Kasım 2013 Cuma

       



        (soğuk)



       10.



bağırıyorum mu. bir elmanın üstüne indiriyorum tekmeyi.
elma eziliyor. eğilip çekirdeklerini ayıklıyorum posadan.
sembolik düzeyde ilerlemek için zihnin çelişkili olduğunu
açıp bir sokakta çıplak olması gerekir. konu şimdi bir kuyu
olur. ne kadar derin kazılırsa duyguların dibinde duran zihnin
sembolizasyonu o kadar inandırıcı olur. klein’ın atlayışında
alttaki branda negatiften silinmiştir ama derse biri konuyu
hiç anlamamış demektir. anne(ler), meme(ler) ve rahim(ler)dir.
çık git ve dönüp emme. anne kapının öbür yanı evlat içerisidiri
diyalog da sanma, yetmez. iş evden tümden çıkmakta.
üstümüzdeki kan (şimdi) sembolik, kanama içeride.
kapı ardında kapı ardında kapı ve kan. oradan ormana çıkılır,
kurumuş. dallardan birine bağlı bir ...
ipleme, ipi kes!.
yok korkacak bi şey,
geçer bu hıçkırık bi gün.


hayatımda hiçbir şeyi anlıyorum.





ilk yayımlandığı yer:
2 ekim 2011, açık hava blog







amaaan sen de!..

(you take it easy!…)








uygar asan, 2013






12 Kasım 2013 Salı



         
          (soğuk)
        


       11.




çimenlerin üzerindeki bir taşın yerini değiştirdim, eski
ize de sesimi çıkartmadım. kurtlu, hayat var. su geldi geldi
taşın yanından dolaşıverdi. gözleri birbirine çok yakın
biri durup selam verdi. kucağında ağır bir tüy.
telefon çaldı. zamansızdı. yine de sevindim. dışarı çıktım.
dolmuşa bindim. dolmuş durdu. inmeden son anda parasını
ödeyen bir adam vardı. kadın yanında bekledi, inmedi.
ben bunu güçsüzleştirmeye değil sevgiye yordum.
internet kafeye gittim. asma katta biri vardı.
acaba şifrelerimi görüyor mu diye yer değiştirdim.
yan yan bakındım yukarı. önündeki bir şeyleri tamir
ediyordu. beklediğim gelmemiş. yoruldum. iki sevgili
erythrai fotoğrafları paylaşmışlar. tarihe baktım benden
bir gün önce. olsun dedim, gecikmek hiç gelmemekten
iyidir. bu cümlemi erotik buldum. çıktım. neden diye
düşündüm yolda, heteroseksüel çiftlerde erkekler kadınlardan
4-5 yaş daha büyük olur. kadınlar ortalama 4-5 yıl daha uzun
yaşar oysa. bu kadınların son 8-10 yılını yalnız yaşayacakları
anlamına gelmez mi. heteroseksüel bir çift aynı yıl ölmek
istiyorsa kadın 4-5 yaş daha büyük olmalıdır. svetlana boym’un
yaşına baksaydım keşke internet kafedeyken diye düşündüm.
internet pişmanlığı, ha-ha. dolmuşa bindim. dolmuşçuların müziği
arabeskten arabesk popa kayıyor son on yıldır. son kuşak
arabeskçiler ölünce geriye sadece arabesk pop kalacak.
sonrası da pop. bu hızla ilk yerli xenakis’i 2150

yılında dinlemek mümkün olacak dolmuşlarda. hayatın 
kısalığına üzülüyor insan. ben göremeyeceğim. olsun diyelim. 
demeyip ne olacak!..

eve geldim. a. şiir okuyordu. kavak mı güzeldir söğüt mü
diye sordu. söğüt dedim. bence de söğüt dedi. gerekçelerimizi
konuşmadık. açık. koltuğumun altını öpsene dedim.
güldü. sevindim. 
kalktı, kapının önüne bir kap su koydu.
bir saksağan geldi önce. sonra bir kedi. su bitti. a. kabı tekrar doldurdu.
“şimdi sıra serçelerde” dedi, “en narinler en son gelir”.



uygar asan




ilk yayımlandığı yer:
2 kasım 2011,  'açık hava blog'...






6 Kasım 2013 Çarşamba

  


arshile gorky...



khorkom köyü, van; uygar asan, 2012.





ressam arshile gorky'nin doğduğu
ve ermeni soykırımının yapıldığı 1915 yılında
terketmek zorunda kaldığı van'ın khorkom(dilkaya) köyü
.
.
.

khorkom (dilkaya). a village in van / turkey
where the painter arshile gorky was born.
  he had to leave the village in 1915,
 because of the armenian genocide
.
.
.








          tayin


          a.
          arılara takmıştı babam, sonunda getirip 6 kovan koydu bahçeye.
          tayinimiz çıktı dün. annem ilk iş kovanları sattı. geçen hafta ilçeyi
          ziyarete gelen bakanın çocuğunu sokmuştu arılar.

          b.
          kızağımla kayarken kaz yetişip bacağımı ısırdı. altındaki demirler
          paslanmış. arıları alan adamın benim yaşıt çocuğuna gitti kızak.



          uygar asan





          ilk yayımlandığı yer:
          malone fanzin, no: 2 (nisan 2008)




29 Ekim 2013 Salı







belleğin zayıfsa hep dürüst olmak zorundasın…

(if you have a weak memory you have to be always honest…)




I.




II.




III.



fotoğraf: 
uygar asan
i.t.ü. taşkışla, mimarlık fakültesi

('bruno taut sergisi'nin sondan bir önceki günü,
24 ekim 2013)
...

mimar: 
william james smith ve yardımcısı osmanlı kalfa istefan
… 
1846-1852
…




23 Ekim 2013 Çarşamba







gordon matta-clark, splitting, 1974




        gordon matta-clark üzerine 32 kısa not…



1.
sanatsal eylemini geriye doğru düşünmeye çalıştığında, 1971 yılını hatırlıyor 
gordon matta-clark. şimdiye kadar yaptığı işlerin çıkış noktası anlamında ya da 
eylemsel bir başlangıç noktası olarak: 
boston museum art school. binanın tesisatlarını kurcalamaya başlıyor matta-clark. 
28 yaşında…

2.
"katı anlamda olmayan bir mimari iması olan heykel ya da heykel iması olan 
katı anlamda olmayan bir mimari." yaptığı işler özelinde, mimarlık ve heykel 
konusu açılınca donald wall'a şöyle der: 
"… arasındaki fark…sıhhi tesisatın olup olmamasıdır"...

3.
gordon matta-clark için için dalga geçer 'işlev' ile...

4.
günlerce şehir planlamacılarının, mimarların, çevre düzenlemecilerin 
planlarını gözden geçirir. aradığını buldukça arazi parçaları satın almaya başlar 
new york'da. toplam 15 arazisi olur sonunda. en küçüğü 30 cm2,  bazıları yarım metreye 
10 metre. çoğuyla bilinen anlamda hiçbir şey yapılamaz…

5.
inşa etmeden mimariyle ilgilenmek…

6.
gordon matta-clark'ın kestiği, kapitalist düzenin dayattığı ve matta-clark'ın özünde 
uyuşturucu bulduğu o 'mahremiyet'tir de…

7.
dışarısı / içerisi, kamusal alan / özel alan, mahrem olan / aleni olan, 
dolu olan/ boş olan gordon matta-clark'ca binaya atılan bir kesikle, 
ya da binada açılan bir boşlukla birden sorgulanır oluverir…

8.
'splitting (1974)' ya da 'day's end(1975)' şiirdir, 
frances richard "fiziksel şiir" demişti...

9.
binalar buyurgandır: içeri girerken izin iste!
gordon matta-clark dışarıyı içeriye, içeriyi dışarıya açarak izinleri kaldırır, 
hiyerarşi kırılmıştır. şimdi dışarısı ve içerisi aynı anda nefes alabilirler. 
sadece kafanızı kaldırın, ya da uzatın başınızı şu delikten, göreceksiniz... 

10.
gordon matta-clark'ın işleri kapitalist düzene fazlasıyla mahkum olan mimariye 
atılan çalımdır da. o, düzene çoktan teslim olmuş mimarinin katılığından da, 
alınıp satılır kaideler üstüne konulur heykelden de kendini tüyürmüştür. 
o, gider ve deliğini açar. hepsi bu... 

11.
yan yana duran iki bina gordon matta-clark'ın müdahalesinden sonra  
sadece bizlerle değil kendi aralarında da konuşmaya başlamışlardır...

12.
"duvarı törpülemek"…

13.
kuşatılmış olan, sınırları keskin bir şekilde çizilmiş olan, içeri itilen, 
dışarı çıkamayan, onda özgürlüğüne kavuşur...

14.
çık dışarı oynayalım!..

15.
gordon matta-clark yıkmanın estetiğinin peşinde değildir... 

16.
şikayetçidir: "… sınırlarına dehşet verici derecede itibar ettikleri bu kutular"da 
yıllarca yaşayıp da evlerinde hiçbir şeyi değiştirmeyenlerden. onun sözleriyle, 
mayıs 1976 yılında donald wall'la yaptığı söyleşiden devam edelim : 
"… kentsel kutuları, edilgen ve yalıtılmış tüketiciye yani neredeyse esir 
bir kitleye bir teminat gibi gösteren endüstrinin kuşatma halini açmak…" 

17.
binalar ölür! şimdi içinde yaşadıklarımız da ölecek! biz de, 
gordon matta-clark'ın yaptığı her iş gibi. 
o, binaların ölümünü hızlandırmaya çalışmaz. her şey zaten yıkılıyor, 
olgusal olarak her şey zaten dağılacak... 

herşey ve biz, geçiciyiz!.. kritik konu 'başkalaşım'dır...

18.
gordon matta-clark'ın yaptığı hiçbir iş ayakta kalmamıştır. o hep yıkılmakta olana, 
terkedilmiş olana yönelmiştir. bütün kesiklerini, eksik kürelerini onların üzerin(d)e 
açmıştır. yaptığı işler içinde en uzun ayakta kalan işinin "day's end (pier 52), 1975" 
olduğunu söyler kendisi, 2 yıl. 
binalara kesiklerini ve çiziklerini atarken, daireler, koniler kesip binadan çıkartırken 
matta-clark yaptıklarının bu terk edilmiş binalar yıkılınca yok olacağını bilir. 

onlardan geriye sadece fotoğraflar ve işlerini yaparken çektiği filmler kaldı...

19.
anıtsal binalarla, görkemli yapılarla çalışmaz o. her şeyden önce onun için iticidirler onlar…

20.
gordon matta-clark'ın işlerini ille de bir yere bağlamak gerekecekse,
'tavır' düzeyinde dada'ya yakındır o…

21.
dışarıda rüzgardan kağıtlar uçuşuyor, duvardaki delikten görüyorum.
ya da 
yağmur yağıyor, şu binada kimse yok gibi, içi görünüyor…

22.
gordon matta-clark'ın işleri alınıp satılamaz,
olsa olsa işlerinin fotoğrafları ya da işlerini yaparken çektiği filmleri işte…

23.
terkedilmiş mekanlara yönelmek, onlar(l)a nefes al(dır)arak… 

24.
kimseye zarar vermeyen bir karşı şiddet!…

25.
mekanı, içeri dolan ışıkla ve havayla yeniden tanımlamak aynı zamanda dışarısını da 
yeniden tanımlamaktır…

26.
yaşanılan mekanda, değişiklik yapmaktan eşyaların ve nesnelerin yerini
değiştirmeyi anlamaya matta-clark'dan bir öneri: 
duvarları, odaları, yeri, tavanı düşünmek, yıkmak, değiştirmek… 

27.
gordon matta-clark'ın binalara attığı kesikler, bir binadan oyup çıkarttığı küreler,
koniler, yıktığı ya da duvarda, taban ve/ya tavanda açtığı delikler 
aynı zamanda bütünlük duygusuna da düşüne de yapılmış müdahelelerdir… 

28.
gordon matta-clark bir duvara bakıyor. büyüleyici buluyor bir duvarı. 
ve eylül 1977'de antwerp'de soracak tüm doğallığıyla:
"duvara bir şey asmak, neden?.."

29.
1975 yılında 9. paris bienali için pompidou'nün bitişiğindeki binadan koni şeklinde 
bir parça keser gordon matta-clark. 
bir gün paspas yapan görevli kadın şöyle der ona:
"yaptığın şey, ışığı ve havayı, ikisinin de yeterince bulunmadığı mekanlara sokmak."
bu da eklensin bu yazıya...

30.
anarchitecture!..

31.
gordon matta-clark'ın annesi anne clark. babası şilili sürrealist ressam roberto matta. 
onunla annenin ilgilendiğini biliyoruz. 

baba roberto matta " explosant fixe"i ya da "deep mars"ı yaparken 1974 yılında, 
gordon matta-clark "splitting"i yapıyordu new jersey'de;
baba roma'da. 
baba roberto matta "illuminele temps"i yaparken 1975 yılında, 
gordon matta clark "day's end (pierre 52)"i yapıyordu new york'da. 
baba tokyo'da.

kaç söyleşi okudum gordon matta-clark ile yapılmış, hiçbirinde yok baba. 
yukarıda başlayan cümlelerden gelinecek yerler var tabii. 
gordon matta-clark bu konuyu açmamış ama hiç. 
hayır, ben de açmayacağım öyleyse…

32.
gordon matta-clark 27 ağustos 1978'de öldü. bir sürü fikri de yanında götürdü. 
35 yaşındaydı. 

nisan 1976 yılında liza bear'ın gordon matta-clark ile yaptığı söyleşiden iki alıntı: 

"… önümüzdeki sonbaharda son quentin'e davetliyim." olmamış tabii ki. 
gordon matta-clark'ın hapishanede açacağı delikler, kesikler, çıkartacağı parçalar… gülümsüyorum.

ve

"… bugünlerde ilgimi çekense, şehrin (new york) altında ne olduğu… 
'aşağı', mülkün bir yerden başladığı anlamına geliyor… belki de mülkleri 
aşağıdan daha savunmasızdır…"

yapabileceklerini, olabilecekleri düşünmeden edemiyorum...



                                                                          
                                                                                                                                             
uygar asan





not:
bir yıl sonra haberim olmuş baran bilir ve perihan usta'nın yayıma hazırladığı, 
baran bilir'in çevirip 'lemis yayınları'nın bastığı 'gordon matta-clark' kitabından. 
bardağı taşıran damla gibi oldu kitap zihnimde. cumartesi günü alıp okumaya 
başladım. ertesi gün yani 20 ekim 2013 pazar günü 13. istanbul bienalinin 
son günüydü. gordon matta-clark'ın işlerinin fotoğrafları ve çektiği film(ler) 
orada duruyordu. iki monitor ve büyük boy 3 fotoğraf. monitörlerden biri bozuktu.

bu yazıyı tümden kendilerine borçlu olduğum baran bilir ve perihan usta'ya 
ve lemis yayınlarına teşekkürlerimle...










19 Ekim 2013 Cumartesi






bütün tartışmalarda kaybetmek istiyorum…

(i want to lose all the arguments...  )







fotoğraf:
uygar asan
 2013




18 Ekim 2013 Cuma






sayfaların köşesi hep kıvrık…

(the page corners are always folded… )







fotoğraf:
uygar asan
2013













‘anatomi dersi’



                                                                                                                                      'barbara' için christian  petzold'a...



perdeyi aralayıp dışarı bakmayacağım, duş alacağım ilkin 
yapışan toz için. dizim kanamış, yuyacağım.
bu tren niye gecikti. bu koku ne. sigara yanığı örtüler, 
kötü kokan tuvaletler, tiksindiğim o fayanslar.
defterlere sahip çıkmalı, bacaklar her an kilitlenebilir; 
bu bir öngörü. yürümeyi öğrenemedim ya o yüzden  
telaşlandırdı beni dizim. walser bilir yürümeyi, beckett de, 
ben öğrenemedim. buralar güzel midir, özellikle geceleri; 
kötü bir yere yerleştirmişler beni. bu fayanslar ne çirkin. 
kim bilir ne zaman yapıldı en son şu köşedeki piyanonun 
akordu. bozuk işte. koku kötü, sesler kötü. 
petzold’un barbara’sında duvarda bir rembrandt tablosu, 1632. 
aris kindt’in elini forsepsle tutmuş nicolaes tulp. bu insanlar 
nereye bakıyor. cesedi incelemeye adam hırsız diye mi elden başladın tulp? 
ne var tam sağ alttaki o defterde, merak ediyorum. 
kalkıp barok dönem anatomi çizimlerine baktım biraz. 
duş aldım. kabuk bağla dizim. koku sürüyor. hırsız kindt, 
koku senden geliyor! araladım perdeyi. karşıda bir apartman. 
önce ağaç zannettim. sevindim apartman olduğuna.  
bir apartman bir ağaçtan daha sıradışı. 
uzun süre baktım apartmana. 
gözetlemek bir hiza denemesi; herkesin ne yaptığı beni ilgilendiriyor, 
yalan! bakalım onların benden üstün 
bir yanı var mı, bakalım benden daha mı iyi sevişiyorlar, 
bakalım benden daha mı mutlular?.. mı? kompleksi, ha-ha.
santrifüje tüp yerleştirilirse dönme hızıyla merkezkaçtan bazı maddeler dibe çöker, 
malum. işte hangi madde çökelsin istiyorsan aklından geçir ve başla 
kendi etrafında dönmeye, daha ne. 
bi de ne kadar hızla dönersen dön çökmeyenler var, orada durum titreme getirebilir; 
aman canım onunla yaşamayı da öğreniver, ha-ha. ormanda ama gözden uzak bir köşede 
bi apartman-ağaç altında 
bir şeyler okuyan biri hep vardır, olacaktır. bir şey vardı, bir ev, bir ağaç değil ama, 
biraz ışık, bir battaniye, bir ses. ben. 
kimse yoksa etrafta kimi çağırırsın ki piyanoyu akort etsin diye. barok 1750’de bitiyor. 
schönberg’e gelesiye kadar arası yok bende. hiç yok değil tabii de derinlikli değil işte, 
yani yuvarlak bi 250 yıl kayıp. 
bi de ‘ara’ları çok önemsediğimi düşünürüm hep. ‘ara’, ‘aralık’ önemli kelimeler der dururum. 
çelişki işte, olsun. ama anladım 
sonra o ‘ara’ benim için ‘ara/lık’ değil. basitmiş cevabı. 

kargaların sakladığı cevizlerin yerini bulabilmenin 
bir yolunu bildiğimi hatırladım, 
bir ‘ara’...

-camı kapatır mısın?
-cam kapalı zaten!
-üşüdüm…



uygar asan
2013








bazı şeyleri anlayabilirim… 
(i can understand various things…)






fotoğraf:
uygar asan
2013



17 Ekim 2013 Perşembe




gün


kalktım. eşim çıkmış. notu okudum. 
kahve yaptım. iki sigara içtim. 
duş aldım. yeni kahve yaptım. bir sigara daha içtim. 
çıktım. paltomun iki düğmesi düşüp kaybolmuştu. 
tuhafiyecide düğmelerin aynısını bulamadım. 
düğme kutuları büyüleyiciydi. 
düğmeler üzerine az düşündüğümü anladım. 
fotoğraflarını çekebilir miyim dedim. hayır dedi. 
kalan iki taneyi daha söküp yerine yenilerini dikmek 
üzere dört tane yeni düğme aldım. 
göz doktoruna gittim. 
tamirata bedenden başlamak iyidir dedim. 
gözlükçüye uğrayıp gözlük aldım.  yakın. eve geldim. 
gözlüğümü takıp düğmeleri diktim. 




uygar asan








kayıp




                                                        'hıçkırık' için palfi'ye... 



bir kurbağa. suyun dibinde kaç zamandır duran bir ceset.
büyük bir balık gelip yutuyor kurbağayı. 3 çocuklu adamın
savurduğu oltanın iğnesi suya düşüyor. büyük balığın
kurbağa yiyememiş arkadaşı yutuyor zokayı.


     adam:
çok lezzetliydi.

     kadın:
        hımm...
yarın yapıcam artık mezarı,
hiç olmazsa bir yeri olsun kardeşimin.






uygar asan


ilk yayımlanış:
malone, 3 / mayıs 2008







14 Ekim 2013 Pazartesi



'tavus kuşu makinesi' 

('the peacock machine')

I





fotoğraf:
uygar asan
2013






( )




iğde ağacını konuşuyorduk
çalıları
dayanmayı 
karanlıkta



ışıldıyor
kaygan
sıcak



sırtımda tırnakları



geliyorum












agorafobi


vapur iskeleye zor yanaştı. sigaralı adamın beklediği gelmedi. 
bir kadın şoförün tipinden tırsıp taksiye binmedi. kaykaycı çocuk düştü. 
büfedeki adam kendine çay doldururken bardak çatladı, 
sesi duydum. bir genç aradığı dergiyi gazete bayisinde 
bulamadı. bir dakika içinde yirmi üç korna saydım.

eve dönüp güzelce uyudum.



uygar asan
yaz 2009







'tavus kuşu makinesi'  

('the peacock machine')


II





fotoğraf:
uygar asan
2013







'tavus kuşu makinesi' 

('the peacock machine')


III





fotoğraf:
uygar asan
2013