14 Ekim 2013 Pazartesi


beyaz / siyah 



“sevgi ne zaman insanların birbirlerini öldürmesine engel oldu ki?” diye sordu tuhaf bir tonda; 
hep bellidir 'sevgi'deki vurgulardan yorgun sinirler…

çok değerli bir şeyini vermek gerçekten de ölmek öncesi 
tavrı mıdır?.. 

savunma mekanizmalarının tahakkümü kalkıverince çıkan 
aşırı belirsiz enerji ki  lacan olsa ‘dengesiz’ kelimesini 
seçerdi ki haklıdır da uygarlığa güvensizliğimin işareti, 
tabii başta kendime. bazen işte, bir bedenin soğuma hızını 
karaciğerine bakarak anlamak en doğrusudur. dedim ya, 
bazen işte. en son biz ne zaman öldük peki? bi de ekleyeyim, ‘nasıl?’. 
soru bizim problemimiz değilse kimin problemi? 
yanıt acıklı. vah!..

gölgelerin ayırt edilemez anları var. bakarsınız el bakarsınız 
çita gibi. ışığı da konuşmak gerek. düşman edinmemek gerek bilgisiyle akmaz hayat, 
saygısızlık olmasın; ben yokum sadece. işte hesaplar doğru, sonuç yanlış…

sakallarım uzadı, kestim azını. 'bazı şeyler sonra uzar' demişti 
lao tzu. ağır cümle tarihin her devri için…

bir alt basamak ‘nedensizlik’. yani bir alt basamak  bilinçdışı mı? çoğunda boş, 
bazılarında değil işte. duygular zemini başka bir çerçeve. kayıp sanılmasın…

'kimse bilmez hapşırığın ne zaman geleceğini!' dedi…

ceset iç çürümeden oluşan gazlar birikene kadar batar. 
sonra çıkar suyun yüzeyine. 
o zaman mı görünür oluruz?..

asfaltta tekne var derken buldum kendimi. dışarıdan uyarı gelir odalarda yüzleşilir. 
bazen bir odada uyarı gelir, yan odada yüzleşilir. yüzleşme için oturmak gerekir…

gömleğime balzamik sirke dökülmüş. belki soya sosu. ne önemi varsa artık. 
kısacası gömleğim lekeli. ne ütü yapmak geliyor içimden bu günlerde ne de lekesiz gömlekle dolaşmak...

çok vaktimiz yok! aslında her şey buradan çıkıyor…

nereden bilebilirsin ki bir ıslığın sana ne zaman lazım olacağını… 

adam piromanikmiş. kadınların dünya savaşı çıkarttığı hiç görülmemiştir zaten. 
sadece iki kere bi şey yaktım ben. çocuktum. geçti. şimdi inandığım şey, 
zihinsel süreçler karmaşıklaşırsa yaşam 
biçiminin basitleşmesi gerektiği. yazmıştım bunu da yine hatırlatayım kendime dedim. 
malum denge arayışı. 
bugünlerde barok müzik dinliyorum. ha-ha…

sen beni anlayınca affetme gücü buluyorum yeryüzünü…

dopamin azsa parkinson çoksa tured sendromu. 
basit gibi değil mi!..

ben oldum ne olabilir ancak borçlu takas. kuşları hep sıkıştırıyorlar. 
bir kuş gagasıyla karnını deşti. 
ben var bu bellekle geç kalmış büyümem için biraz 
yaşamak. dostlar iş başında görsün. bir kelime bir ipucu. 
kulak pelte. fotoğrafa sardım sarmasına da hem yağmur var 
hem bina çöküyor. denemek budur ama. gölge bana yakın. 
neydim, istikrar yüzü. 
ölü ve umutsuz, hayat beni bırakma. 
bekliyorum her şeyin başladığı yerde…

ilk kaybeden ikinci olanmış diyorlar. aman ne zeka!
yarış neydi ki?..



uygar asan
2013











10 Ekim 2013 Perşembe





nur-i ziya sokak...






1847 yılında franz liszt, sultan abdülmecid'in misafiri 
olarak istanbul'a varıp da gemiden indiği zaman tutuklanır. 
çünkü kendisinden bir kaç ay önce franz liszt olduğunu 
söyleyen biri gelmiş ve bir konser vermiştir istanbul'da, 
gerçek liszt'in bir dolandırıcı olduğu düşünülür. 


öykü bu ya
.
.
.









uygar asan
2013





26 Eylül 2013 Perşembe



                      yeni bir şey yok
                                    

                                                                                                                       artun  yeres’ e



          sobanın başında oturuyorduk josephine’le. yemekten yeni kalkmıştık. odunlardan
          gelen çıtırtıları dinliyorduk kahvelerimizi içerken. aniden, "ne düşünüyorsun edward ? "
          dedi jo. "bilirsin" dedim, "aynı şeyler."
          "çıkıp yürü biraz istersen " dedi, "ama biliyorsun yeni bir şey yok ."

          jo evde kaldı. ılık bir rüzgar vardı şehirde dolaşan. bu kaçıncı gelişimiz acaba new-york’a
         diye düşündüm sigaramı yakarken. her şey sessizlik içindeydi şehirde. loş ışıklarla
         yıkanıyordu evler, odalar. nelerin eksik olduğunu biliyordum bu evlerde;
         kendi yaşantımdan.

         rüzgar bacaklarıma bir gazete parçası doladı. günün tarihine baktım. 22 ağustos 1942.
         sonra sayfadaki sinema ilanları ilişti gözüme. belki de bir filme gitmeli.
         arka sokaktaki sinemanın önünden geçerken afişe baktım.
         'malta şahini' oynuyordu. geçen sene jo ile birlikte görmüştük. gişede bir kadın vardı,
         önünde iki kişi bilet alıyordu.

    


         film yeni başlamıştı girdiğimde. yer gösterici kız yerimi bulmama yardım etti.
         sonra gidip duvara yaslandı. filmi seyrediyor mu diye baktım. hayır, başı öndeydi.

         içeride sekiz on kişi ancak vardı. hiçbiri de çift değildi. belki de bogart’ın son
         filmine gitmeliydim. neyse, ona da jo ile gideriz diye düşündüm sonra.


    

        rüzgar kesilmişti çıktığımda. gidip bir fincan kahve içmeli. arada bir jo ile oturduğumuz
        yere uğradım. servis yapan çocuk dışında içeride bir kadın ve bir adam daha vardı. ben uç
        tarafa doğru otururken çocuk adama "sigaranı yakayım mı patron ? " diye sordu.
        adam sönmüş  sigarasının üzerinden tezgahın içerisine bakıyordu. belli belirsiz başını salladı:
        "hayır, bırakmaya çalışıyorum." kadın sağ elinde tuttuğu şeyden çok tırnaklarına bakıyordu.
        öylesine.

        kendime bir kahve söyledim. göz ucuyla onlara baktım. aralarında hiç konuşmuyorlardı.
        kadının tezgaha dayadığı kolunun adama yönelik yakınlığı, adamın kadınla arasına indirdiği
        sol kolunun yarattığı samimiyet bana bir çift olduklarını düşündürttü. kahve susatmıştı.
        bir bardak su içtim sonra. dönüş yolunda, çocuğun bir ara sarı kapıdan çıkıp geri dönmesi
        arasında, adamın kadına "kardeşin olmasa çoktan kovmuştum bu salağı" dediği geldi aklıma.
        kadın bir şey söylememişti.

        eve girdiğimde jo ayaktaydı. yemek masasının üzerine meksika haritasını sermiş, yollara
        bakıyordu. "uzun bir yolculuğa ne dersin ed" dedi, "araba ne zaman çıkıyor tamirden ? "
        "bu salı " dedim.
        gülümsedi.

        biliyorduk. yoktu yeni bir şey .




       uygar asan
       mart 2003





      not:
      ilk yayımlanış: doxa, sayı: 3, ekim 2006
      ikinci yayımlanış: 9 aralık 2010, "açık hava" blog







a.



fotoğraf:
uygar asan
25 ağustos 2013,
plati  |  yassıada 


b.



fotoğraf:
uygar asan
25 ağustos 2013,
plati  |  yassıada  






               sıcak toprak



               daralıyor, genişliyor. daralıyor, genişliyor.
               odalar buruşuk, toprak sıcak. duvarlarda tanguy,
               varese biliyor.


              rüzgâr çıkıyor. dinsiz bir çello süiti giriyor kadraja.
              çevirip başlarını başka bir yöne,
              “işte çölün ardına açılan kapı” diyorlar.
              ”elişinden bir kolaj bu!” diyorum,
              gülüyorlar.


             güneş yakıyor. iskelede birkaç tahtada bir boşluk,
             aritmik. sessizliğin buna denk düştüğü bir solo kuruyorum;
             akıp gitsin diye duvarlardan bu kum kokusu.



             SON SÖZ :
             çöl nefese yapışır, pelteye döner et.
             sürgününe çıkar pul koleksiyoncusu.
             kalan duyar mı kapıyı?



            not:
            ilk kez 16 ocak 2011'de
            "açık hava"da yayımlanmıştır.



23 Eylül 2013 Pazartesi

 
 
 
vortex
 
 
 
 
1.





2.





3.





4.





5.





6.





7.




uygar asan
 
 
 
 

 
 
 
 
 
 
 girdap
 

                                                                         richard serra için
 
 

boz haritalar. çıkmaz sokaklar. yalan yanlış yorumlar.
oldurulmamışlar. etin susturul(a)mayan böğürtüsü.
üstümüze sinmiş yangın kokusu.
 

nedir bu su. yani kimdir işte bu su.
 

kim kimin duvarı. ne zamandı ilk çarpma.
kılcallarda ark atlaması. şişen düğümler.
 

nasıl çıkılır kapandan.
yani nasıl boşal(tıl)ır kanla
dolu bu kâse.
girdap.
 

nefes al. ver. al. ver. hala yanıyor kaslar.
mevsim de kış ha!
girdap.
 
 

SON SÖZ :
gittikçe arsızlaşıyorlardı. kendimi
öldürerek onlara bir ders vermeye
karar verdim.
 
 
 
uygar  asan
 
 
 
 
 
ilk yayımlandığı yer:
no edebiyat, sayı: 3, mart 2008;
küçük değişikliklere uğratılarak 16 ocak 2011'de
"açık hava"ya, şimdi de buraya alınmıştır
.
.
.
 
 not:
serra'nın 'vortex'inin fotoğrafı internetten alınmıştır,
fotoğrafı çekeni ne yazık ki bulamadım;
haberdar olan uyarırsa sevinirim
.
.
.




20 Eylül 2013 Cuma

 
 
antoni llena,
david i goliat, 1992...
 
 
 

fotoğraf:
uygar asan
barcelona, 2013
 
 
 
 
 
 

17 Eylül 2013 Salı

         



             entropi a
          cut up / logos



          a.
               savaş sürüyor. sis soğuk. uykum yok. kazanmak benim umurumda mı.
               bazen evet bazen hayır, 'kazanmak'tan ne kastedildiğine bağlı.
               rüzgâr çatır. cesedim şurda burda.


               1 tekila, ½ bira, bir tekila daha, sonra biranın kalanı.
               her şey derinlerde gömülü diyen gelsin şimdi.


kural 1.
   herkes şüphelidir.
kural 2.
   biri ‘dün’ diye başlıyorsa lafa, kendini sakın.


                                   a1.
                                   mono logos 1:
                                   yitmişsin de haberin yok.


          b.
               çaaat. elektrikler gidiyor. canlı sanki de,  gidiyormuş. bir de ‘ler’ yani.
               bereket şimdiki sigortalar otomatik. eskiden (kural 1) bazen gerekirdi de
               bozuk para koyardım sigortanın dibine. malum, para elektrik geçirir.
               paranın işkence aleti potansiyeli.



          c.
               part mı önemlidir feldman mı. tabii ki feldman. part gitsin allah'ının dibinde
               otursun. benim allahım yok.  iki şey için bu satırlarda o: alina bir,
               britten için yaptığı iki.
               yani sus sus nereye kadar.


                                  c1.
                                  mono logos 2:
                                  n’oldu şimdi bunları dedin de.


          ç.
               her kapalı sistemde karışıklık zamanla artar,
               termodinamiğin 2. yasası.


                                ç1.
                                duo logos 1:
                                A- onun öldüğüne sevindin mi?
                                B- evet.
                                A- benim için fark etmiyor, eskisi kadar yalnızım.


         d.
              yol kenarında piknik. çok sonra anladım neden ‘içi boş’un kullanılmadığını
              filmde. içimde kalmasın bari şunu da söyleyeyim:
              ya ben çok üzülüyorum stirner’in sonuna.

         
                               d1.
                               duo logos 2:
                               XX- yapısal zaaf işaretleri gördüm mekânda.
                               XY- hepimiz öyle.


         e.
             tekrarlanan yapıları severim, ama şimdi değiştiriyorum:
             “satürn’ün bir uydusunda”  iki dünyalı konuşuyor,
             biri diyor ki diğerine, “geldiğin yer kadar kötüsün”.





SON SÖZ:
“bat dünya bat!”





uygar asan
2008




not:
ilk kez 9 ocak 2011 tarihinde
www.acikhava.blogspot.com
da yayımlandı.




15 Eylül 2013 Pazar




"kim hazlarını gizlemek ister ki?"   *

("who wants to hide his pleasure? " )  *



1.



2.



* james joyce
foto / grafik:
uygar asan, 2013



14 Eylül 2013 Cumartesi





bir rüyada bir ağaç ne zaman sadece 'bir ağaç'tır?..

(when is a tree just a tree in a dream?..)



 (II)





fotoğraf:
uygar asan
eylül 2013



12 Eylül 2013 Perşembe




                           kaybeden


                  arsene wenger anlatıyordu: "sumo güreşlerinde
             güreşin sonunda bazen kimin kazandığını
             anlayamazsınız. kazanan, kaybeden incinmesin
             diye sevincini gizlemiştir."







"şimdi kuzey neresi güney neresi bilir misin?"  *

(do you know where is north and where is south now?) * 





*  ece ayhan

fotoğraf:
uygar asan
ağustos 2013


11 Eylül 2013 Çarşamba




                    fermuarlı öykü


             öncesi var tabii ama fermuarın giysilerde ilk kullanılmaya başlandığı
             yıl 1913. fermuar kritik!..

             "çocukluğum çok güzel geçti" denir ya, sonra sonra inildikçe
             çarpık örgütlenmiş bir karanlık çıkar; bastır, çarpıt, soldan geç,
             ha-ha.
             söylemeli, herkes az ya da çok piranesi'dir...

             bünyenin 'çöküş' gibi algıladığı süreçler var. içinde kırılgan
             bir zarifliği ve inanmak için kurulmuş acıklı bir ayrıntılandırmayı
             barındıran. yeryüzünde hiçbir şey, bir çöküşün aynı anda taşıdığı
             zarif ve acıklı ayrıntılandırmaları içinde aynı anda taşıyor olamaz.
             ince bir çizikte kanın sessizce belirivermesi gibi.
             kuyunun dibinde suyun bulunacağını umalım!..

             1913 ilk kez iki şeyi aynı anda tutmanın yılı.
             'ya o ya bu' değil' fermuar, 'hem o hem bu'nun bilinci o...



             uygar asan
              eylül 2013

9 Eylül 2013 Pazartesi

 
 
 
 
 
 
fotoğraf:
uygar asan
ağustos 2013
 
 

3 Eylül 2013 Salı



kum saati kumu yetiştirme sanatı



"iki insanın bir araya gelmesi aynı şekilde bir daha asla olamaz. zen'in çay töreni
o tekil anın altını çizer hep." sahaflık yaparken sattığım zen'le ilgili o kitaptan mıydı,
hatırlayamadım şimdi, herhangi bir yerde okumuş da olabilirim, belki bir filmden...

'nasıl?' sorusu yerine 'neden?' sorusuna eğilmek başka bir dünya çıkartır karşımıza,
kişilikler açısından da. 'nasıl?' yüzeye, 'neden?' içeriye gönderir, çoğunlukla. bir
böcekbilimci vardı şaşkın bakkal'da oturan, çekememiştim fotoğraflarını; 'neden?'.
konu değişiyor biliyorum ama, aklıma gelmişken bir daha yazayım: insan türünün
su üstünde durma çabasını hiçbir zaman anlamadım, şu yüzme dedikleri şeyi yani.
su orada, sen de kıyıdasın, şart mı şimdi içine girmen, içine girdin hadi şart mı üstünde
durmaya çalışarak o tuhaf debelenmeleri yaratman?
nerede geçiyordu, biri sinirlenip mekandaki sandalyeyi kırmıştı da
yan taraftaki biri sakince sormuştu: sandalye sana ne yaptı ki? bir kişi de tutup sormaz,
bakalım su seni istiyor mu? yok illa işgal edecek. dünya balık kaçışmıştır, o su
üstünde durup o acıklı hareketleri yapacak diye. zavallılar milyon yıldır alışmaya çalışıyorlardır
bu insan denilen formata suda. bu sandalye meselesi berbat bir diyalog gibi tınlamıştı
ilkin bende, şimdi öyle düşünmüyorum.
neyse.

kum saati yapan bir atölye vardı, adamın biri de kum saatleri için kum satıyordu atölyeye.
hep merak ederdim nerden getiriyor bu kadar ince kumu diye. pikabının, ne bileyim 50nc
kamyonunun arkasında kum saati kumu yüklenmiş ilerliyor işte. kum saati kumu satan
adam işin 'nasıl?' kısmındaysa, örneğin son çuvalı 50 nc'ye yükledikten sonra kamyonun
arka kapağını kapatmadan önce o son çuvala bir yumruk atabilir, atması muhtemel yani.
diyelim böyle oldu, ee n'oldu peki şimdi 'neden?'e?
 zaman daralıyor...

kum saati kumu satıcısının sağ elinin üstü hafifçe kızarmış. kamyonu sürerken sadece
asfalta bakıyor, etraftaki kuma, tarlaya bakacak değil; alt yapı-üst yapı meselesi.

 

SON 1:
arnavutköy belediyesini aradım. 78m2 toprak kiralıyormuş belediye. 10 m2'si kazma,
kürek türü malzemeleri koymak için küçük bir depoymuş geriye kalır 68 m2. yıllarca
yaşadığım o bodrum katının yüzölçümü. geçmişten kaçılmıyormuş, ha-ha... kibar kibar
anlattı bunları telefondaki kadın. kibar insanları seviyorum, "ince ayrıntıları ezdiğinden
dolayı kaba olan her şeyin hayatın egemen örgütlenmesinden yana olduğu"nu
düşünüyorum; "bir durumcu sözlüğe önsöz".
neyse,  toprak parçasının yıllığı 500 liraymış. 520 olsa haftalığı 10 lira yapar,
aylığı 40 lira. fena gelmedi bana, ayda 40 liraya deposuyla 78m2 toprak sahibi olmak.
 ismimi yazdırdım, arayacak.
insan sadece kum saati kumu tarlası yapsa orayı yine mutlu olur.
hadi mutluluk büyük kelime, memnuniyet diyelim o zaman.
üstelik de o son çuvala hiç ihtiyacım olmayacak...

 
SON 2:
borges'in öykülerinden birinde sanırım ibn-i sina'ydı bahsettiği bir-iki paragraf tutmaz
bir kısım vardı. ibn-i sina odasında çalışıyor, sonbahar. çocuk sesleri duyulmaya başlıyor
avludan. bir ara başını el yazmalarından kaldırıp pencereye doğru gidiyor. avluda çocuklar
bilmediği bir oyun oynuyorlar, bruegel olsa bilirdi. dalıyor ibn-i sina. rüzgar çıkıyor.
avluda kumlar havaya kalkıyor. kum saati kumu satıcısının en sevmediği şey rüzgar.

zaman, ne garip!..

 
SON 3:
"fenikelilerin başkalarını düşünen insanlar olduğu" doğru mu?..



 

uygar asan
eylül 2013







 
 
 
plati / yassıada I
 
 


fotoğraf:
uygar asan
25 ağustos 2013
 
 
not:
plati / yassıada 1947'den 1978’e kadar deniz kuvvetlerininmiş.
27 mayıs 1960 askeri darbesinden sonra deniz kuvvetlerinin yaptığı
bu spor salonu bir mahkeme salonuna dönüştürülmüş
ve demokrat partililer burada yargılanmış...
 
 
 
 

1 Eylül 2013 Pazar

 
 
 
 
plati / yassıada II
 
 
 
fotoğraf:
uygar asan
25 ağustos 2013
 
 
 

23 Ağustos 2013 Cuma


 
yoğurt

 

0.
sütü genişçe bir kapta mayaladıktan sonra kabın kapağını kapatır üstünü de kat kat kıyafetlerle
örterdi annem. ertesi sabaha hazır olurdu yoğurt. okula giderken alır giyerdim kazağımı,
yoğurt kokardım sınıfta.

 

0.1.
sütü genişçe bir kapta mayaladıktan sonra kabın kapağını kapatır üstünü de kat kat kıyafetlerle
örterdi annem. ertesi sabaha hazır olurdu yoğurt. okula giderken alır giyerdim kazağımı.
bir gün ilk dersin sonlarına doğru, birden sütten nasıl yoğurt yapılacağını anlatmaya
başlayıverdi öğretmen.

 

0.2.
sütü genişçe bir kapta mayaladıktan sonra kabın kapağını kapatır üstünü de kat kat kıyafetlerle
örterdi annem. ertesi sabaha hazır olurdu yoğurt. okula giderken alır giyerdim kazağımı.
bir sabah sırada yanımda oturan arkadaşım öğretmenle konuşup yerini değiştirdi.

 

0.3.
sütü genişçe bir kapta mayaladıktan sonra kabın kapağını kapatır üstünü de kat kat kıyafetlerle
örterdi annem. ertesi sabaha hazır olurdu yoğurt. bir akşam sakladım kazağımı.



uygar asan
ağustos 2013




20 Ağustos 2013 Salı

 
 
 
barcelona museum of contemporary art
( museu d'art contemporani de barcelona)
MACBA
 


mimarlar: 
richard meier & partners (1987-95)
 
 
fotoğraf:
uygar asan
barcelona, 2013


 
 
 

15 Ağustos 2013 Perşembe


dirim

1.
bir otel odasında bırakılan parmak izleri... parmak izlerinin eşleşmesi için sanırım galton'du
on dört noktanın eşleşmesi yeterli diyen. bir parmak izinin o gün bıraktığının dışında tekrar
aynı odada belirmesinin olasılığı ne, temizlik sırasında atlanma olasılığını da ekleyerek. birisi
bir otel odasını tekrar istemişse resepsiyondan, o odada hayat belirmiştir, sonu kötü bitse de.
o odadan sağ çıkılması dirim demektir.
hep...


2.
ses ve kokuyla tetiklenen korkuların kalıtsal olduğunu söyleyen jung’du sanırım.
ses ve kokuya  dair belleğin işleyişi tek başına ilginçken buna ses ve kokuyla tetiklenen
korkunun kalıtsallığının eklenmesi iyice ilginç. madlen çikolatalarının kokusunu anımsayıp
diyelim korkuya kapılsaydı ve bunun üzerine korkudan titrerken hem de, birkaç sayfa
yazsaydı proust, o sayfaların kalıtsal sayfalar olduğunu mu düşünürdük peki? değil elbette.
değil elbette diye yazınca da bilinemez bir şeyler var mı demek istiyorum yazı ve yaratıcılıkla
ilgili? değil elbette. eee? eee’si yok. sesin ve kokunun ne zaman korku, ne zaman hoşnutluk
duygusu getireceğini tecrübe ede ede öğrenebilir miyim? böylece de kendimi korumuş olmaz
mıyım? evet. örneğin  silgi fabrikalarında silgilerin, köşelerinin törpülenmesi için tamburda
topluca çevrilip dururken çıkardıkları ses bende korku yaratıyorsa bir daha hiçbir silgi
fabrikasına gitmem olur biter. ama silgilerin tamburda topluca dönerken çıkardıkları sesle
günün birinde alakasız bir yerde bir başka ses eşleşirse yani ben öyle algılarsam panikle
kaçmaya mı başlayacağım? belleğim başka bir ortamda bir başka şeyin
çıkarttığı bir sesi  yanılıp silgilerin çıkardığı sesle eşleştirebiliyorsa,  olasılık olarak bunu
bir başka ses için de yapabilir. yani belleğim çığırından çıkar da seslerin benzeşliği salgınına
tutuluverirse…

en iyisi evden çıkmamak ve evde korku yaratabilecek her şeyi atmak…


3.
johann adolph hasse’nin requiem’inin ‘agnus dei’ bölümünü dinlemek çekti dün canım.
dinlerken bir tablo seçip bilgisayarımda masaüstü yapayım ve ‘agnus dei’yi dinlerken
o tabloyu seyredeyim istedim. bir manessier uygun göründü bana, 1980 yılında yaptığı 
‘favellas III’ örneğin. bulup masaüstü yaptım. ‘agnus dei’nin birinci dakikasında aliye
berger’in gecekonduları geldi aklıma, ikinci dakikasında o gecekondulardan birinde
hikmet benol’ü düşündüm. ‘agnus dei’  bitmek üzereyken ‘favellas III’e bakmaya başladım
tekrar, belki de müzikle birlikte ilk kez. ne zaman sonra müziğin sustuğunu fark ettim.
‘agnus dei’ ile ‘favellas III’ hiç aynı anda yan yana olmamışlardı aslında. iki şeyi birlikte
algılama isteğime zihnim yanaşmamış, önce ilk ikisini geçip üçüncüye, sonra dördüncüye
atlamış. sonra tabloya geri dönmüş, bunu yaparken de ilkini yani müziği dinlemez olmuş;
falan filan...

dirim/im! alışıyor mu insan eksik kalmaya…

 
uygar asan,
temmuz 2013





 

14 Ağustos 2013 Çarşamba

4 Ağustos 2013 Pazar





"derin olan kuyu değil kısa olan iptir." *


("the short is not the well but the rope."  *





*  konfüçyüs

foto:
uygar asan, 2012








Khosrovidukht (8. yüzyıl başları)
Sahakdukht (8. yüzyıl başları)
Kassia (810–867 ?)
Hildegard of Bingen (1098–1179)
Azalais de Porcairagues (12. yüzıl ortaları)
Iseut de Capio (1140–?)
Tibors (12. yüzıl ortaları)
Marie de France (1175?–1225?)
Alamanda de Castelnau (1160 ? – 1223 ?)
Maria de Ventadorn (12. yüzyıl sonları)
Beatritz de Dia (12. yüzyıl sonları /13 yüzyıl başları)
Blanche of Castile (1188–1252)
Castelloza (13 yüzyıl başları)
Dame Margot (13 yüzyıl başları)
Duchess of Lorraine (13. yüzyıl)
Dame Maroie (13. yüzyıl)
Garsenda de Proensa (13 yüzyıl başları)
Birgitta of Sweden (1303 ?– 1373 ?)
  

 

700 - 1400 yılları arasında yaşamış bu on dokuz kadın besteci
hakkında ne biliyorum?
bir kişi,
o da sadece duymuşluk dışında tamamen hiçbir şey...



https://www.youtube.com/watch?v=HjOrIiS4U9s